Aydın Sever
2017 Nisanında bu yazıyı referandum haftasında yazmıştım. Aradan yıllar geçti, sandık hikâyeleri değişmedi. Kampanya bitiyor, oy sayılıyor, ertesi sabah herkes yeni bir hikâye anlatmaya başlıyor. Aşağıdaki beş film o hikâyenin farklı yerlerinden bakıyor: adayın kendisi, kampanyanın mutfağı, iktidarın yalanı, muhalefetin reklamı ve bir mahalle siyasetçisinin bedeli. Hiçbiri seçimi kahramanlık hikâyesi olarak anlatmıyor. Beşi de oy vermeden önce insanın neye baktığını anlatıyor.
The Candidate (1972)
Robert Redford bir avukatı oynuyor: Bill McKay. Genç, yakışıklı, babasının ünlü bir vali olması dışında siyasetle ilgisi yok. Demokratlar onu California senatörlüğüne aday gösteriyor. Kazanması beklenmiyor. Bu yüzden de ne düşünüyorsa onu söylüyor. Kalabalığa gerçekleri anlatıyor, danışmanları çıldırıyor. Redford çekim sırasında otuz beşindeydi. Kamera onu hep biraz uzaktan, bir seçmen gibi izliyor.
Sonra anketler yükseliyor. Filmin asıl derdi burada başlıyor. McKay kazanma ihtimalini görünce söyledikleri yumuşuyor, cümleleri törpüleniyor. Kampanya ekibi görüntüsünü düzeltiyor, konuşmalarını kısaltıyor. Değişimi tek bir sahnede fark ediyorsunuz, tartışmadan. Michael Ritchie kamerasını kampanyanın içine sokmuş gibi. Jeremy Larner'ın senaryosu Oscar aldı. Final sahnesi hâlâ tüylerimi diken diken eder: McKay kazanır ve arka odada ne yapacağını sorar. Bence seçim filmleri arasında en sade olanı.
The War Room (1993)
Bu bir belgesel. Chris Hegedus ile D.A. Pennebaker, Bill Clinton'ın 1992 kampanyasının küçük bir odasına kamera sokuyor. Odada iki isim var: James Carville ve George Stephanopoulos. Telefonlar, beyaz tahta, gece yarısı yapılan basın toplantıları. Filmin büyük kısmı bu odada geçiyor; mitingleri bile çoğu zaman ekrandan izliyoruz.
Filmin gücü büyük konuşmalarda değil, küçük ayrıntılarda. Carville'in kamera karşısında bile susmaması, rakibin hamlesine dakikalar içinde cevap yazılması, gönüllülerin kapı kapı dolaşması. Bir de şu var: film kampanyanın kazandığı geceyi değil, kazanmadan önceki belirsizliği anlatıyor. O yüzden bugün de eskimiyor. Oscar'a aday oldu, ödülü almadı. Seçim kampanyasının nasıl işlediğini merak ediyorsanız buradan başlayın. Sıkıcı bir siyaset dersi değil, temposu yüksek bir iş filmi gibi.
Wag the Dog (1997)
Başkan seçime on bir gün kala bir skandalla sarsılıyor. Barry Levinson'un filmi bu krizi bir reklam işine çeviriyor. Robert De Niro'nun canlandırdığı danışman Conrad Brean, Dustin Hoffman'ın oynadığı Hollywood yapımcısı Stanley Motss'u çağırıyor. İkisi Arnavutluk'ta sahte bir savaş kuruyor. Stüdyoda çekilen görüntüler, uydurma bir kahraman, hatta bir şarkı. Planın her adımı televizyona göre hesaplanmış: kaç saniye ekranda kalacak, hangi kare gazeteye gidecek.
Film 1997'de çıktı. O yıl komik geldi. Bugün izlerken gülmek zor. Çünkü ekrandaki yöntemlerin çoğu artık tanıdık: gündem değiştirmek, kahraman yaratmak, haberi eğlenceye çevirmek. Hoffman ve De Niro hiç zorlanmıyor. İkisinin atışmaları filmin en keyifli yeri; biri sanat diyor, öbürü anket diyor. Senaryo ve erkek oyuncu dalında Oscar adaylığı var. Türkiye'de Başkanın Adamları adıyla gösterildi. Bence listedeki en eğlenceli, aynı zamanda en rahatsız edici film.
No (2012)
Şili, 1988. Pinochet baskı altında referanduma gidiyor. Hayır kampanyasına on beş dakikalık bir televizyon kuşağı veriliyor. Muhalefetin elinde para yok, imkân yok. Genç reklamcı Rene Saavedra bir öneriyle geliyor: korku değil, umut satalım. Ekibi önce itiraz ediyor. Ülkenin yarısı hâlâ korkuyor, gökkuşağı ve neşeli müzik kime yarar ki? Gael García Bernal o rolü oynuyor, Pablo Larrain yönetiyor.
Film siyasi tartışmayı reklamcılığın diliyle anlatıyor. Sloganlar, renkler, müzik. Eski bir video formatında çekilmiş, görüntü kasten kirli. Arşiv görüntüleriyle kurgu o kadar iç içe ki nerede belgeselin başladığını ayırt etmek zor. Larrain bunu bilerek yapmış: seyirci de o gün televizyon karşısındaki Şilili gibi karar vermek zorunda kalsın istemiş. Yabancı dilde Oscar'a aday oldu. Referandum filmi arayanlar için listede tek örnek bu.
Milk (2008)
Harvey Milk, San Francisco'da Castro Caddesi'nde fotoğraf dükkânı işletiyor. Siyasete giriyor, birkaç kez kaybediyor, sonunda şehir meclisine seçiliyor. ABD'de eşcinsel olduğunu saklamadan seçilen ilk politikacılardan biri. Film onun son sekiz yılını anlatıyor. Yönetmen Gus Van Sant, başrolde Sean Penn. Milk'in seçim afişleri el yazısıyla hazırlanmış, kampanya bürosu bir dükkânın arka odası.
Penn bu rolle Oscar aldı, Dustin Lance Black'in özgün senaryosu da ödülü götürdü. Penn'in konuşması ve yürüyüşü ilk dakikada göze batıyor, sonra unutuyorsunuz. Oyunculuğun iyi tarifi bu galiba. Filmin en iyi yeri kalabalık sahneleri: mum ışığında yürüyen insanlar, dükkânın önünde biriken gençler. Milk'in seçim çalışması bir mahalle çalışması aslında. Kapı kapı dolaşmak, esnafla konuşmak, insanları sandığa taşımak. Büyük bütçeli kampanyaların yanında mütevazı duruyor ama bence en çok iz bırakanı bu.
Sık Sorulan Sorular
Bu listede hangi filmler var?
Beş film: The Candidate (1972), The War Room (1993), Wag the Dog (1997), No (2012) ve Milk (2008). Dördü kurgu, The War Room belgesel.
Bu filmler gerçek olaylara mı dayanıyor?
Milk, No ve The War Room gerçek olaylardan çıkıyor. The Candidate kurgu ama Amerikan kampanyalarından izler taşıyor. Wag the Dog tamamen uydurma bir senaryo, yine de bugün fazla tanıdık geldiğini söyleyen çok.
Hangisiyle başlamalı?
Kampanyanın nasıl işlediğini merak ediyorsanız The War Room. Kısa sürede bir hikâye istiyorsanız Wag the Dog. Siyasetin bedeli üzerine bir şey arıyorsanız Milk ile başlayın. Bence üçü de bir akşamı doldurur.
Hiç yorum yok: